Göz göre göre ölmedik, öldürüldük…

 

Gecenin alaca karanlığında gelen haber ile kendimi havaalanında buldum.

Maltepe Arama Kurtarma Ekibi ile birleşerek yolculuğumuza başladık.

 

AFAD toplama kampına geldiğimizde ilk şaşkınlığımı orada yaşadım.

Toplanma merkezi yerle yeksan olmuş, herkes şok içindeydi.

Merkez binasının bir bölümü yıkılmış, içinde kayıplar olduğu söyleniyordu.

Hızlıca bir yerlerden müdahaleye başlamalıydık.

Hatay’dan hiç haber alınamamış, durumun çok kötü olduğu için oraya gitmemiz gerektiği söylendi.

 

Dünyada buğday ile toprağın ilk buluştuğu Cennet vatan, en büyük kozmopolit şehir Hatay! Sana geldik.

 

Akatlar, Atinalılar, Pestiller, Makedonlar, Mısırlılar, Abbasiler, Romalılar, Selçuklular ve Osmanlıları düşünün; her bir toplum buradan, Amik Ovası’ndan beslenmiş…

 

Karnımızı doyurduğumuz bu toprakların şimdi bize ihtiyacı var.

 

Deprem biz yokken de vardı, bizden sonra da var olacak.

 

Kafamda binlerce deli senaryo…

 

Hatay’a gelir gelmez çok şiddetli bir dolu karşıladı bizi.

Hava soğuk değil, resmen buz gibiydi.

Tam 4 saat sonra enkaza ilk müdahalemizi yaptık.

 

Yüzümüze çarpan dolu taneleri çalışmamamız için her türlü engeli karşımıza çıkaracaktı biliyordum.

Biz de asla pes etmeden mücadele edecektik çünkü ruhumuzda deli kan vardı.

 

Şehire girince anladım, hiç ders çıkaramamışız; belli ki, daha önce yaşadığımız depremlerin raporlarını okumamışız, onların da sadece özetlerini okumuşuz.

 

Hızlıca silkelenip özet değil hikâyenin tamamını okuyan bir toplum olmalıyız yoksa bu yaralar asla kabuk bağlamaz.

 

Biz ki umudun bahçıvanıyız ama yeter artık! Tükendik…
Ayaklarımız toprağa değmeden gözyaşlarımızı içimize ekip geldik Medeniyetler Şehrine.

Deprem göğsümün tam orta yerinde bir azap dövmesidir hayat ve kader acı ile çilenin harmanıdır.

Buna dayanmak da direnmek de tam bir cehennem azabı.

 

Zordur acıyı omuzlamak, yokluğu çileleri omuzlamak gönül vermek insan hayatına…

Sanki tüm şehre ölüm fermanı verilmişçesine herkes yapayalnız…

Çığlıklar yükseliyor yıkılmış molozların altından…

Mayın döşenmiş sanki tüm evlerin altına…

Hangisine dokunsan acıdan ölecekmişsin gibi…

 

Şehrin merkezinde Nemrut Dağı gibi yapayalnızız. Bizden başka arama kurtarma ekibi yok! …

 

Teke tek bir dövüş değil bu, kahpece sırtımızdan vurulduk.

 

Topraktaki fay çatlakları yılan gibi kıvrılıyor bir baştan öbür başa.

Yıkılan binaların altında kalan canlı bedenler değil, müteahhitlerin ahlaksızlıkları kahpe düzenin çarpıklıkları…

 

İçime içime ağlıyorum, yüreğim feryat figan…

Hani gönlümüz sadece sevda üretirdi Dicle boyunda?

 

Topraktan çaresizlik sesleri yükseliyor. Her bir enkazın altında inlemeler, “sesimi duyun” çığlıkları.

Ama beynimiz felç, yüreğimiz kanser olmuş bizim.

İsyanım büyük, baş kaldırmak istiyorum bu şehre yapılmış hainliğe karşı.

 

Güneş’ten sıkılıp Ay’dan kıskandığım Medeniyetler Şehri Hatay!

Kim derdi ki, bir gün sana da “elveda” diyeceğiz diye…

 

Beni bilirsin ki, dağlarda Güneş’in son pırıltısı bitmeden asla pes etmem.

 

Hemen bir yerden başlamalıydık çalışmamıza.

Damarlarımdan akan kan direk beynime pompalanıyor, bir an önce dalmak istiyorum enkaza.

Her yanından gelen çığlıklar beynimi tırmalıyor.

Ne tarafa koşacağımı bilemiyorum şaşkın şaşkın etrafıma bakıyorum, bir an önce toparlanmalıyım.

 

Görev alanına indik ama ekipmanımız yok! Çünkü onlar uçağa alınmadı.

Hızlıca geçen zaman içerisinde AFAD’dan destek almalıydık.

Ama AFAD da yok!

 

Devlet bana ülkemin sınırlarını korumak, güvenliğim ve bir de bu günlerde lazım. Ama…

 

Bu depremde yağmacılardan korunamadık. Elindeki yardım malzemelerini on katına satan vatan hainlerinden pes dedirten ahlaksızlıklara, vicdansızlığa imza atıldı. Bir şeyler yanlış gidiyor, şapkamızı önümüze alıp bir düşünelim.

 

Dostoyevski ‘’İnsancıklar’’ adlı kitabında şöyle bir şey söylemişti: “Çok tuhaftı, ağlayamadım ama ruhum paramparça olmuştu” diyor. Şu anda tam da aynı ruh halindeyim.

Hızlıca önümüze çıkan ilk Arama Kurtarma Ekibinden malzemeleri alarak daldık bir enkaza.

Ekip arkadaşlarım gruplara ayrılarak her bir enkazdan ses dinlemeye başladılar.

 

Afet Yönetim Merkezi anlamını herkes yanlış anlamış.

Çadır dağıtmak, yemek dağıtmak, erzak dağıtmak afet yönetimi değildir.

Afet yönetimi insanları bilinçlendirmek, yapıları denetlemek demektir.

 

İlk 72 saat çok önemlidir. Deprem olduğu zaman yalnız kalacaksınız, tüm sorunlarınızı kendi başınıza çözmeye çalışacaksınız. İlk saatler altın saatlerdir.

Altın saatlerde hazır değilseniz, ilk saatlerde ölümler çok çabuk gerçekleşecektir.

 

Enkazın altında insanlar inim inlerken selalar okunmaya başladı.

Ne utanmaz insanlarız biz; durun daha insanlar ölmedi!!! İmam gönderdik diye övünmek ise başka bir sancı.

 

En büyük sorunumuz unutmak…

Her şeyi çok çabuk unutuyoruz; yaptıklarımızı da, yapılanları da lütfen unutmayalım.

 

İnsanın ölmeden de diri diri öldüğü zamanlar vardır.

Kafasını kaldırdığında ölümün nasıl bir şey olduğunu iliklerine kadar anladığı zamanlar.

Arkasından ne kadar ağlandığını ya da bir mezarının olup olmadığını bile bilebilir mi insan?

Ölünce de maviyi sevebilir mi insan ya da yeşillerde koşmanın heyecanını hatırlayabilir mi?

 

Bu yıkımı asla anlatamam, düşünsenize toplam 600 atom bombası gücünde bir enerji.

 

Üstündeki dağlar, ovalar, dereler, nehirler, ırmaklar, evler, insanlar ile birlikte alıp Akdeniz'e doğru 5 metre savuruyor.

Ve git üzerimden başka bir yerde yaşa diye silkeleniyor.

 

Bu topraklar böylesine bereketli iken mahsul yerine ceset toplayacağımızı hiç düşünemezdim.

 

 

Gözü yaşlı bir baba kolumdan tutup, ağlayarak çocuklarımı kurtarın diye yıkılmış evine götürdü.

 

Koşar değil uçar adımlarla vardık enkaz başına. İki çocuğunun enkaz altında olduğunu ve içeriden ses geldiğini söylüyordu.

Sağdan soldan bulduğumuz ekipmanlar ile tavanın tabana yapışmış bir bölümünden dinleme yapmaya başladık.

Ses dinleme cihazlarımız gelmediği için birinin canlı olacağına emin olamıyorduk.

 

Çığlıklar tüm Hatay sokaklarında çaresizlik içinde yükseliyordu.

Dikkatli bir dinlemeden sonra canlıyı tespit ettik.

Babası dışarıdaydı, pencereden atlayarak kendisini kurtarmıştı ama Zeren ve ablası yatak odalarında mahsur kalmışlardı.

Hızlıca kirişi kırarak Zeren’e ulaşmaya çalıştık. O kadar çok artçı sarsıntı oluyordu ki, evin balkonu adeta beşik gibiydi

Hiç tanımadığım insanlar ile sıkı bir bağ kurmuş, çalışmalara başlamıştık. Dinleme yapıyor ama emin olamıyorduk.

 

 

Kalın kirişin altında bir tutam saç gördüm içimden dua ediyordum “Allah’ım bu Zeren olmasın!” diye.

Canlı olduğuna emin olmak için saçı hafifçe çektim. Tuttuğum saç elimde kaldı. Bu nasıl bir ızdırap anlatamam.

 

Yerde kan gölü oluşmaya başlamıştı. Canlı sesin nereden geldiğini hâlâ tespit edemedik.

Yaklaşık iki saat sonra cılız bir ses geldi,

varlığı ile yokluğu belli olmayan.

Ve artık Zeren’e ulaştık.

 

O betonu kıracak ekipmanları nerden nasıl bulduk bilmiyorum.

Riskli bir balkonun altından Zeren’e ulaşmaya çalışacaktık.

Tam ekip çalışmasına başlıyoruz derken bir artçı deprem oluyor ve binadan molozlar üzerimize dökülüyordu.

Sanki hiç derdimiz yokmuş gibi bir de dolu yağmaya başlamıştı.

 

Hava o kadar çok soğuktu ki, tuttuğumuz ekipmanları ve parmaklarımızı hissetmiyorduk.

Sesin geldiği yere doğru hızla ilerliyorduk ancak biz ilerledikçe ses de azalmaya başlamıştı.

Tam ulaştık derken büyük bir artçı deprem oldu.

 

Kim beni o delikten çekti dışarı aldı anlayamadım bile.

Çatıdan dökülmeler olduktan sonra Zeren’den ses geldi.

 

“Abi acele edin beni bırakmayın, canım çok acıyor!”

 

Nefesim yumruk gibi mideme indi, nefesim kesildi.

Ekip olarak soluk alıp veriş hızımız kalbimiz ile uyumlu değildi.

Maltepe Arama Kurtarma Ekip arkadaşlarım ile bir zafere yaklaşmıştık. Kirişten kopan büyük parçanın tam arkasında Zeren’in kafası vardı. İğne ile oya yapar gibi milim milim Zeren’e yaklaştık. Açtığımız delik büyüdükçe Zeren’in hasarı da gözler önüne seriliyordu.

Kafasında büyük bir kırık vardı, kafa derisi sıyrılmış kılcal kanama artmıştı.

 

Artık insan üstü bir performans gerekliydi.

 

Bilinci gidip geliyordu, eliyle kendi kafasına tampon yaptırıp bedeninin çıkacağı kadar deliği genişletmeye başladık.

Bu arada o kadar çok artçı deprem oluyordu ki ne zaman kaçıp ne zaman çalışmaya devam edebileceğimizi bilemez olmuştuk.

 

Baskı yapan son beton parçasını kafasının üzerinden alınca iplik gibi kan fışkırdığını gördüm.

İşte o zaman adrenalin patlaması yaşadım, deliciyi kol kuvveti ile değil beden kuvveti ile çalıştırıyordum.

 

Bam bam bam…

 

Binayı Herkül gibi yerinden sarsıyordum. O kalın kiriş daha fazla dayanamadı ve dağıldı. Betonlardan sıyrılmış incecik tel gibi cılız demirler ortaya çıktı.



Demirleri keserek cennete açılan kapıyı aralamıştık.

 

Zeren ile ilk göz göze gelişimiz beni çocukluğuma götürdü. O çaresizliği anlatamam…

Ne olursa olsun Zeren’i asla orada bırakmayacaktık.

Artçı depremleri duymadan, önemsemeden demirleri kestik.

Bir çırpıda elleri donmuş Pamuk Prensesi babasına kavuşturduk

 

Ablası mı? O şimdi cennette…


Ben seçtiğim zamanda değil, dünyanın bana ihtiyacı olduğu zamanda doğmuşum.
Hizmet edebiliyor, canlara dokunabiliyorsam ne mutlu bana.

İçimiz dışımız kapkara, arkamız önümüz yıkık dökük, enkaz altında kalmışız haberimiz yok.

Hepimizin başı sağ olsun, her türlü göçüğün altından kalkarız ama ahlaki göçüğün altından kalkmamız imkânsız.

 

Hep derdim ki,

“Doktor olup hayat kurtarmak istiyorum”

Ama olmadı.

Arama kurtarmacı olup çok hayat kurtardım, daha güzeli oldu…

 

Elimden değil canımdan gelenin en iyisini yaptım.

 

Vicdanım rahat, huzurlu değilim ama bu yazıyı okuyup hala destek vermiyorsanız,

Aynanın karşısına geçip bir kez daha yüzünüze bakmanızı istiyorum…

Söylenecek çok sözüm var da bizim acımız büyük…

 

 

KADAK
Kanyoning Türkiye
Kanyon ve Doğa Sporları
Arama Kurtarma Derneği Başkanı

Haydar DAŞTAN