KIRKURGAN KANYONU Solo Geçişi

 

Bir hayal kur, imkânsız olsun ama onu gerçekleştirebilecek kocaman bir yüreğin olsun.

İşte bu kanyon geçişi tam olarak böyle bir maceradır.

 

Bu sporda ne zor derseniz mümkün olanı imkânsız hale getiren insanlarla ekip olmak zor derim.

Eskiden yaptığın hatalar bir gölge olur ve kanyonda önüne düşer.

Çok temiz bir kanyon geçişi olması lazım, istasyonların da kusursuz…

Şartları ve durumu değerlendirip ona göre adım atmak lazım, biliyorum.

Kim ne der sorusundan çok ben keyif aldım mı? Sorusunu kendine sormak ve böyle başlamak lazım yola.

 

Krallar, kraliçeler de korkarlar.

Onların tek farkı kimseye belli etmezler.

Korku iyidir, hayatta kalmanızı sağlar. Doğal uyanıklık getirir, eğer onu yakıt olarak kullanırsanız sizi hayatta tutar.

 

Aksi bir durumda gece ne mi olur?

Önce ayak parmakların üşür, sonra dizlerin titremeye başlar, bacaklarında derman kalmaz, adımların birbirine dolanır ve ayaklarındaki ağrı hızla kalçalarına, oradan beline çıkar. Ellerin belindeyken dengeni sağlayamadığını fark edersin. Sağa sola çarpar bileklerini zedelersin. Parmak uçlarında hissizlik olur, enerjin parmak uçlarına ulaşmaz. Artık ıstırap başlamış, ilk inişten sonra çantanı da taşıyamaz hale gelirsin. Kaskın sıkar, eldivenin elinden düşer, kıyafetlerin daraltır bunalırsın.

 

Ağrı artık en zirvededir. Baş ağrısı ve açlık da birleşince bedeninde kusursuz fırtına oluşur.

Çünkü iyi hazırlık yapmamışsındır.

Aklın kanyonda değilse boşuna uğraşma.

Orada rahat etmek istiyorsan ona ayırdığın hazırlık zamanına bak.

Bu spor için çok ciddi bir adanmışlık gerekiyor, hem fiziksel hem de psikolojik olarak.

 

Her gece uyurken gözlerimi kapadığımda o kanyona başka bir şekilde solo geçiş yapıyordum.

Rüyamda ekipmanlarımın ağırlığı yetmezmiş gibi bir de etrafıma sık sık kaya dökülmesi oluyordu.

İnişim bittikten sonra ipimin kayalara sıkışması ve gece yediğim ayaz ise her gece aynı sınavı tekrar yaşatıyordu bana.

 

Engeller olacak, şüphe edenler olacak ama içindeki güce inanırsan tüm limitler ortadan kalkacak bunu biliyordum. Tedirgindim; bu kez sadık dostum, can yoldaşım Sezar’ı almayacaktım yanıma.

 

Yüküm çok ağır ve emniyet kemerimde ekipmanlar asılı olacaktı. Makaralar, jumarlar, yedek karabinalar, ekspres ve yardımcı iplerden Sezar’ı bağlayabileceğim güvenli bir yanım kalmamıştı. Onu koynumda da taşırdım ama geçmem gereken iki tane içi su dolu dev kazan vardı. Buradaki yaşam hatları geçen sene oluşan selden dolayı kopmuşlarsa eğer, orada uzun süre zaman kaybedeceğim anlamına geliyordu. Riske atmadan yalnız geçişe karar verdim.

 

Yaklaşık bir ay öncesinden hava durumunu düzenli kontrol ederek notlar almaya başladım.

Planımı Kerim Selvili ile paylaştım, tüm olası aksi durumlara karşı önlemlerimi anlattım.

“Yükünün ne kadar ağır olacağını biliyorsun değil mi?” Dedi. Hem de her gramın ağırlığını çok iyi biliyordum.

 

Bir aydır her gün ekipmanlarımı tek tek kontrol ederek planlama yapıyordum. Yiyeceğim yemek, atıştırmalıklar ve içeceğim suyun dahi hesabı tamamdı.

 

Son olarak bir kez daha gözlerimi kapadım ve kanyona girişe başladım. Hayal de olsa ummadığım aksi durumlar çıkıyordu karşıma. Tüm hazırlıklar tamamdı, artık yola çıkış zamanı da gelmişti.

İzmir’den Kerim Selvili anbean haber alıyordu benden.

 

İlk mesajımı atmıştım ‘’İstanbul’dan yola çıktım”…

 

Susurluk’ta Düzdağ Tostçusu’nda salçalı tostumu da yedikten sonra, yolcu yolunda gerek diye oyalanmadan devam ettim yoluma.

Muğla Ula’daki irtibatta olduğum Muhtar Hüsamettin Kaşıkçı ve Zümrüt Öğretmen benden haber bekliyorlardı.

Güneşin ilk ışıklarıyla Ula merkeze vardım. Bir pastanede kahvaltı yaptıktan sonra muhtar ile görüştüm, işi çıktığını ve kanyon girişine gelemeyeceğini söyledi.

 

Aracımı kanyon girişine yakın bir yerde bırakarak anahtarı her zamanki gibi sol ön lastiğin arkasına bırakmıştım. Zümrüt öğretmen çıkışta beni bekleyeceğini söylemişti. Anahtarımı bıraktığım yer ile ilgili küçük bir video çekimi yaptım muhtara bilgi verdim.

 

İçimden çok garip sesler gelmeye başlamıştı. Bu kez farklıydı. Neredeyse imkânsızı zorlayacaktım ve tek başımaydım. Tüm hazırlıklarım tamamdı, çantalarımı tekrar kontrol ettikten sonra dere yoluna doğru ilerlemeye başladım. Kalp ritmim çok hızlanmıştı. Tedirgindim çünkü bir gece önce de yağmur yağmıştı. İki değil, on iki kez dikkatli olmalıydım.

 

Dere yoluna doğru ilk adımımı attım, arkama son kez bakıp güneşin yakıcı gücünü yüzümde hissettim.

Biliyorum her şey çok güzel olacaktı. Dere yatağına doğru ilerlerken küçük çukurlarda su birikintilerinin olduğunu fark ettim. Bu iyi değildi…

Bazı bölgelerden iki kere geçiş yapıyordum. İlk önce sırt çantamı götürüp bırakıyordum; geri gelerek diğer ip çantalarımı ve bold ekipmanlarımı aynı yere götürüyordum. Bu çok yorucuydu benim için.

 

İlk inişe geldiğimde tam sırt çantamı omzuma alacaktım ki, çekerken askı aparatı koptu. Dakika bir gol bir. Bundan daha büyük nasıl bir aksilik olabilirdi ki? Tüm ekipmanlarımı, yiyecek ve yedek kıyafetlerimi taşıdığım çantamın askı bağı kopmuştu. Bir şekilde düğüm ile bağlayarak omzuma göre ortalama ayar yapmıştım.

 

İlk istasyonumu kurdum, iniş için ipe girdim. Neden bilmiyorum ama duraksadım ve içimden bir ses emin misin? diye seslendi bana. Kalp ritmim hızlanmıştı. Saniyeler içinde olabilecek aksilikleri hızlıca göz önünden geçirdim.

 

İçimdeki iyi köpek dedi ki; “Kanyona girmeyeceksen neden buraya kadar geldin? Bak çantanı da onardın. Hadi durma devam et”…

Derin bir nefes çektim ve “Haydi Haydar hazırsın! Devam et” diyerek ilk adımımı attım uçurumdan aşağıya.

 

İnişimi tamamladım ve artık ok yaydan çıkmıştı. Geri dönüş imkânsızdı. Sezonun ilk geçişi olacağı için tüm iniş boldlarını kontrol etmem ve sorunlu olanların yerine yenilerini çakmam gerekiyordu. İkinci inişe geldim. Eski sistemle yapılan bir iniş istasyonu olduğu için yerine yenisini çakmalıydım.

 

Kum saati dediğimiz ve kayadaki bir oyuğa ipi bağlayarak istasyon kurulan bir yerdi.

Tüm istasyonların kopmuş olacağını düşünerek yanıma fazladan ekipman almıştım. Bu çantamı daha da ağırlaştırıyordu. İstasyonumu kurdum fakat sol bacağım tribe girdi. Ritmik bir şekilde hızlıca titreme başladı, önüne geçemiyordum. Bacağımla konuşmaya başladım sakin ol aslanım diye. Baktım sakinleşme olmadı ben işime devam ettim. Hazırlıklarım bittiğinde bacağım da iyice rahatlamıştı.

 

Vücudumda kasılma olmaması için bolca su içmem gerekiyordu. İnişimi tamamlayıp yudum yudum su içtim.

9 adet yarım litre suyum 1 litre soğuk çay ve 2 adet de mineral takviyem vardı. Sayı çok gibi gelebilir, fakat zorluk derecesi 10/10 olduğu için su sarfiyatı çok fazla oluyordu.

 

Kanyon sporu bir rüya gibidir ama herkes kendi rüyasını yaşar. Yani senin hayal gücün, zihnin ne kadar güçlüyse o kadar güzel hayaller görür, bir o kadar da keyifle kanyon geçersin.

Ne kadar güçlü, profesyonel eğitimler alırsan o kadar güzel sonuçlar alırsın.

Kısacası güzel rüyalar görmek istiyorsan zihnini güçlendir, kâbus görmek istemiyorsan eğitimlerini kusursuzca al ve tecrübeler edin.

 

Kanyona iyi bir ekiple girersen hipnoz olursun. Ona teslim olursun.

Kafanı kullanırsan hazzı iliklerine kadar hisseder, mutlu olursun.

 

Dördüncü inişe geldim ve bu iniş istasyonu da solo geçişim için uygun değildi. Tek başımayım ve aksi bir durumda yardım gelme süresi en iyi ihtimalle 72 saat olacaktır. Çünkü iki günde geçilebilen bir kanyondu ve ekip arkadaşlarım işimin zorlu olduğunu bildikleri için bana bir gün de opsiyon vereceklerdi. Hâlâ cevap alınamazsa hazırlanıp kanyona gelmeleri ve yanıma inmeleri de bir günü geçeceğinden çok sağlam bir mental güç gerekecekti.

 

Yeni istasyonumu kurdum ve zaman kaybetmeden inişime başladım.

Öğlen saatlerinde kanyona girdiğim için güneş tam tepemdeydi.

Çantalarımı taşımakta çok zorlanıyordum 55 metre inişi bitirdiğimde sol kolumda şiddetli bir kasılma başlamıştı.

Gereğinden fazla yüküm vardı. Sanki vücuduma asılı ortalama bir insan daha taşıyordum. Tam 65 Kg yük…

 

İnişimi tamamlayınca ipi toplamadan kendimi bir gölgeye attım. On beş dakika dinlendikten sonra kalkıp ipimi toplamaya çalıştım ama olmadı. Korktuğum başıma gelmişti. İp yerinden kımıldamıyor, fena halde sıkışmıştı. Yaklaşık yarım saat uğraştım, yok olmuyor. İp gelmiyordu.

 

Biraz dinlenerek B planını devreye sokacaktım.

 

Yarım saat sonra yukarı tırmanışa başladım ve ipimi sıkıştığı küçük çıkıntıdan kurtardım.

Çok yorulmuştum ve su tüketimim normalin iki katına çıkmıştı. Tekrar güvenli inişimi yaparak kendime uzun bir mola verdim. Kendimi yokladım ama çok yorgun olduğumu hissettim. Gece burada kamp yapmaya karar verdim. Normal şartlarda kamp alanıma daha üç iniş vardı ve asıl zorlu inişlere daha gelmemiştim.

Önce üzerimdeki ekipmanları çıkararak bir ağaca astım. Sonra uyuyacağım hamağımı hazırladım. Yemek için henüz çok erkendi ama gece için odun toplamam gerekiyordu. Bu bölgede çok fazla odun olmasa da bana yetecek kadar vardı.

 

Sırt çantamı boşaltarak içine odun toplatıp yığınak yapmaya başladım. Hava henüz aydınlıkken bu fırsatı değerlendirmeliydim. Gözüme yeteri kadar odun göründüğünde kendime biraz uyku molası verdim. Gece sabaha kadar araç kullandığım için yorgun ve çok uykusuzdum.

 

20 metre ipimi de kendime yastık yaparak hamakta kısa da olsa güzel bir uyku çektim. Uyanınca ne kadar aç olduğumu fark ettim ve kendime ilk öğünümü hazırladım. Minik ateşim yemeğimi de, çayımı da hazırlamama yetmişti.

 

Hava kararmaya başladığı için gece moduna hazırlığımı da yapmıştım. Koridordan gelen rüzgâr karanlıkla birlikte kuvvetlenmeye başlayınca hava sıcaklığı da aniden düşmüştü. Bu kadar ısı farkı olması beni çok şaşırtmıştı. Ateşe attığım koca odunlar rüzgârın etkisiyle anında yanıp geçiyordu. Tahminimden önce odun rezervim tükenmişti.

Çantamın içini boşaltıp omzuma alarak bulduğum irili ufaklı tüm odunları toplamaya başladım.

Akrep sokmasından korktuğum için eldivenle odunları topluyordum. Odunları ateşe atmam ve alevin yanıp geçmesi on beş yirmi dakika sürmüyordu bile.

 

Hava artık dayanılamayacak kadar soğumuştu. Montum ve yedek kıyafetlerimi de üst üste giyinmiştim ama nafile. Beni korumaya yetmiyordu. Ateşten bir metre uzaklaşınca hipotermi titremeleri başlıyordu. İyice ısı toplayarak seri bir şekilde kalktım. Çevredeki çöpleri ve sel ile kanyona sürüklenen eski ayakkabıları toplamaya başladım. Bu, ateşi güçlendiriyor ama çok ağır bir koku salınımı da oluyordu.

Saat gece yarısını gösterdiğinde çevrede hiç çöp kalmamış ateşim de zayıflamıştı. Son bir araba lastiğine gözüm ilişti. Kumlar arasından çıkararak ateşin ortasına yerleştirdim. Gecenin karanlığı lastikten çıkan siyah dumanları gizliyordu.

Artık ısınmak için küçük odun parçacıklarına bile muhtaçtım.

 

Ne buluyorsam topluyordum. Yarım saat dolaşarak on beş dakikalık yanacak odun toplayabilmiştim. Ortam zifiri karanlık, ateş sadece gölgeli ışıklar saçıyordu.

Kafamı yatacağım yere çevirdiğimde birinin yerimde oturduğunu gördüm.

İriyarı geniş omuzlu ve kafasında da kaskı vardı. Buraya bir adamın ipsiz inmesi imkansızdı ama nereden geldi bu adam?

Bir yandan bana gel der gibi el sallıyordu. Kanım çekildi pıt pıt atan kalbim adeta güm güm diye atmaya başlamıştı.

Bin tane senaryo geçirdim aklımdan. Artık beynim de durmuştu. Sağlıklı düşünemiyordum.

Korkmadığımı her şeyin de farkında olduğumu göstermek için yüksek sesle bağırdım.

Hoş geldin dostum! Ateşten yararlanmak istiyorsan gel sen de odun topla!

Ama cevap bile vermedi. El sallayıp duruyordu. Titreyen bacaklarımla yumuşak kum üzerinde ilerleyerek adama doğru yaklaşmaya başladım. Etrafta başka birileri de var mı diye sağa sola bakıyordum. Çantam tam dolu olmasa da yüzleşmeliydim.

Yaklaştım, karnın açsa bir şeyler var bölüşebiliriz dedim cevap yok.

Çay mı kahve mi içersin dedim ses yok.

Yaklaştım küçük adımlarla, bir yandan da arkama bakıyordum.

Nasıl ama yeri güzel yapmışım dimi dedim. Gelen tek ses ateşten çıkan yanan kuru dal ve patlayan kozalak sesleri.

Yaklaştım, yaklaştım ve akıl oyunlarımla baş başa kaldım. O iriyarı adamın yerinde emniyet kemerim duruyordu.

Kaskım da tam yerine göre asılmış gibiydi. Mental gücüm bana oyun oynamış ve ilk kez durumu bu kadar kolay kontrol altına almıştım. Kimse yoktu ama ben emniyet kemerimle konuşmaya devam ettim.

Hatta bana sormadığı soruların bile cevabını vermeye başlamıştım. Ara ara uyanıp yerinde duruyor mu diye de bakmayı ihmal etmiyordum.

 

İlerleyen saatlerde Hasan Gedikli abi mesaj atarak ne durumda olduğumu sordu. Durumu anlatarak biraz üşüdüğüm için araba lastiği yaktığımı söyledim. Benim için endişe etmişti. Çıkan gazlardan dar kanyon koridorunda zehirlenebileceğimi, çok dikkat etmem gerektiğini söyledi. Sabaha kadar on beş dakikada bir bana yazarak durumumu sordu.

 

Sık sık uyanıp ateşe pet şişe atıklarını ve çalıları atarak ısınmaya çalıştım. Çevrede çok fazla Çakal vardı. Ara sıra düdük çalıp, bağırarak şarkı söylesem de benden zarar gelmeyeceğini sanırım anlamışlardı. Biri hurma poşetimi çalıp kaçtığında sadece hayranlıkla baka kalmıştım. “Hop… Hişt!..” bile diyemeden uzaklaştı gitti.

Diğer tüm yiyeceklerimi ağaca, yükseğe asarak güvenceye aldım.

 

Gökte Ay yarım ama keyfim tamdı.

Güneşten önce uyanmıştım. Havanın soğukluğunu anlatacak bir kelime bulamam. Seri şekilde hareket ederek ısınmaya çalıştım. Ateş başında kıvrılarak uyumaya çalıştığım için her bir eklemim ayrı ayrı ağrıyordu.

Sabah güzel bir kahvaltı yaptım ve çantamı toparlayıp ilk inişe doğru yol aldım.

Hiçbir şeyi beceremeyen ve anı yaşayamayan, kısacık hayatında her şeyi gördüğü gibi zannettiği için egosu patlayacak kadar şişen insancıklar!! Yoldan çekilin, cesur sporcular geliyor!!

 

Bazı insanlar gerçeğe karşı kördür. Sadece istediklerini görürler zihinlerinin hapishanesinde tutsaktır tek oysa yapacakları şey sadece bakış açılarını değiştirmektir.

 

Güneşi önüme katarak hemen yüksek inişe geldim. Burada bold sağlam ve inişe uygundu. Yağ gibi akıp geçtim.

Şimdi en tedirgin olduğum iki yüksek inişe gelmiştim. 65 metre, arkasından da 75 metrelik iki baba iniş.

İp hesabımı yaparak kullanacağım ipleri balıkçı düğümü ile birbirine bağladım ve kalan kısımları aşağıya doğru var gücümle attım. İpin ağırlığından bir kısmı kayalara takılmış, tam olarak açılmamıştı. İnişe başladım ve sürekli arkama bakarak ineceğim ipin düğümlü olmamasına dikkat ediyordum. Küçük dal parçaları ipleri öyle ustalıkla birbirine bağlıyordu ki, görseniz şaşardınız. Doğanın gerçekten canlı bir organizma olduğunu hiç aklımdan çıkarmıyordum.

 

Zorlu bir süreç sonunda 65 metre inişimi de tamamlamıştım. Nefes alışverişim çok yüksek tempodaydı. Biraz dinlenerek hızlıca ipimi aşağı almalıydım. Atıştırmalıklarımı yedikten sonra enerji topladım ve ipi çektim ama milim kımıldamıyordu. Oysa yukarıda istasyonumu çok uygun bir şekilde ayarlamıştım.

Sanırım yeterli güç uygulayamıyordum. Tekrar tekrar deniyorum ama yok olmuyor. Biraz daha dinlenip iki ipi de sırayla hızlıca çekerek hareket ettirmeyi başarmıştım. İpi toplayıp aşağıda yeni istasyon başına geldim. Burada inişler ard ardaydı.

En yüksek inişe gelmiştim.

Bu mesafeden ipi çekmenin neredeyse imkânsız olduğunu biliyordum. Çok zorlanırsam burada da bir gece kamp atacaktım. Her telefon çeken bölgeden ekip arkadaşlarıma raporlar veriyordum.

 

İniş yapacağım yerdeki daha önceden çakılmış çift halkalı boldu yerinden söktüm ve ipimi aşağıdan kolay çekebileceğim bir noktayı belirleyerek oraya vidaladım. İp düzeneğimi kurup inişe başlamıştım.

Çok yüksek iniş, yaklaşık 75 metre. İn in bitmiyordu. Aşağıya indikçe zemin sanki benden uzaklaşıyor gibi geliyordu. Ve sonunda ayaklarım yere değmişti. Çantamı gölgeye bırakarak biraz soluklandım. İpin aşağıya gelip gelmeyeceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Yukarıda bir deneme yapmıştım ama ipi kımıldatamamıştım.

Dinlendikten sonra ipi aldım ve arada duran boşluğu kısalttım. Sonra var gücümle asılarak ip çektim. Karşı bir güç ile karşılaşacağımı düşünürken ipin yağ gibi aktığını gördüm. İçim tamamen huzur dolmuştu. En tedirgin olduğum yerden en kolay şekilde inişimi tamamlamıştım.

 

İpimi topladım, fazla geç kalmamak için hemen o kamp bölgesini terk etmeye karar verdim.

Asıl kamp yapacağım alanda hiç odun yoktu şoka girmiştim. Yani dün yukarıda kamp atmayıp aşağı inmek için zorlasaymışım, burada soğuktan kesin donarmışım. Neredeyse kibrit çöpü bile yoktu. Sel tüm odunları toplayıp götürmüştü. Yani ipimin takılması benim için büyük ikramiye gibi olmuştu. 15 dakika molam bitti ve tam hareket edecektim ki, bir gümbürtüyle tam da geçiş yapacağım dar boğaza kaya parçaları dökülmeye başladı.

Hayretler içinde kalmıştım. Eğer mola vermemiş olsaydım o kayalar tepeme inmiş olabilirdi. Biraz gözlem yaptıktan sonra oradaki 20 metre inişten hızlıca kayarak indim ve ilk zipline geçiş istasyonuma geldim.

Biraz çevreyi gözlemledim, zamanlamam çok doğru işliyordu. Hattın sağlam olup olmadığını kontrol ettim. Çantalarımı birbirine bağladığım iplerin diğer ucunu kendime bağlayarak zipline hattına doğru tırmanış yaptım.

Güvenli tırmanışımı yaparak çantalarımı yanıma aldım ve hattı geçmek için makara düzeneğimi kurdum.

Çelik halat üzerinden makarayla kayışım bulutlar üzerinden akıyor gibiydi. İki üç hamlede karşı tarafa güvenle geçebilmiştim.

 

Bir tane büyük zipline geçişim ve iki tane yüksek inişim kalmıştı. Kanyonun sonuna doğru gelmiştim. Çok dikkatli olmalıydım. Kazaların her zaman etkinlik sonunda olduğunu biliyordum. Sık sık dinlenerek, derin nefesler alıp gözlem yapıyor, öyle hareket ediyordum.

Büyük geçiş için hazırlığımı yaptıktan sonra karşıya geçmem toplam üç saniye sürmüştü. Heyecanla bağırıyor çığlıklar atıyor bye bye zipline diye el sallıyordum arkama doğru.

Bir yandan da içim buruluyordu çünkü sona doğru gelmiştim.

İnişimi sorunsuzca geçmiştim artık sona gelmiştim inecektim ve bitecekti.

 

Uçurumun kenarında durup parmak uçlarımla hayranlıkla kayalara dokunmaya başladım.

Onu hissetmeye ve yapısındaki sağlamlığı incelemeye başladım. Anlamsız gelebilir ama yarım saat doya doya kayanın her çıkıntısına girintisine bakmaya başladım.  

Dimdik ayakta duruyordum ama beni ayakta tutan iskelet kas sistemim değil; inancım, kendime saygım, güvenim ve azmimdi. Tabi arkadaşlarımın desteği de yoluma ışık tutmuştu. Kerim için bir video çekerek “Bak burayı hatırlıyor musun?” Dedim.

Cevap anında geldi.

“Hayırlı olsun, sona gelmişsin”

Öyle de oldu. İnişimi tamamladım.

Kanatları kesilmiş melek gibi uçuyorum ip üstünde.

İpimi toplayıp çantama doldurdum saat tam 16:00 olmuştu.

Molanın ardından dere yoluna doğru dev kayaların üzerinden zemine geldim. Artık temiz dere yolundaydım.

Bağırarak ve düdük çalarak ilerliyordum.

Anlaşılan düdük de, bağırmak da ayıları kaçırmıyormuş.

Üç yavru ve bir anne ayı tam 20 metre önümde oynaşıyordu. Sırtımda çantam, iki kolumda ip torbaları, avucumda da ip kesme çakım duruyordu.

Anne ayı bana doğru iki üç adım atınca kollarımı kaldırarak bağırmaya ve hareket etmeye başlayınca duraksadı. Ben de o cesaretle üzerine doğru yürümeye başladım.

Korkuttum mu bilmiyorum ama derenin en geniş bölümünde gözden kayboldular. Artık önüme değil arkama doğru bakarak yürümeye başlamıştım. Macera dolu geçişime gölge gelmeden etkinliğimi tamamladım.

 

Bazen zannederiz ki;

iyi makam sahibi olmak, iyi işte çalışmak, iyi kıyafetler giyinmek, iyi ekipman almak, iyi marka çanta taşımak kanyon geçmeye yeterli olacaktır.

O iş öyle olmuyor işte.
O pahalı şeyleri alsan bile,
Kanyonda ruhun çıplak kalır.

Üşürsün,

korkarsın,

tedirgin olursun,

kalp ritmin değişir!!!

Bunun bedelini ağır ödersin…

 

KADAK

Kanyoning Türkiye

Kanyon ve Doğa Sporları

Arama Kurtarma Derneği Başkanı

 

Haydar DAŞTAN